SEVDİĞİM SÖZLER
1-HİÇBİR ŞEY ,PES ETMEYEN UFACIK BİR UMUTTTAN DAHA GÜÇLÜ DEĞİLDİR.
2-YAŞAMA TELAŞI ARASINDA ŞÖYLE BİR YAVAŞLAYIP ,VAR OLMANIN GÜZELLİĞİ VE TAHMİN EDİLMEZLİĞİNİN DEĞERİNİ BİLMEK GEREKİR.
“…Yediğin vakit az ye. Yedikten sonra dört beş saat kadar daha yeme. Şifa hazımdadır.”İbn-i Sina
EN BÜYÜK HUZUR
En büyük huzur:Sizi huzursuz eden insanlardan uzak durmaktır.
Peygamberimiz emreder ve şöyle der: “Gücünüzün yettiği kadar, sıkıntı veren dünya işlerini bırakınız.”
“Allah’ın bir rahmet eseridir ki, sen onlara yumuşak davrandın. Eğer sen huysuz, katı kalpli birisi olsaydın muhakkak onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi.” Âl-i İmran Sûresi, 3:159.
Allah‘ım bir daha küfre girmeye cüret edersem beni, o küfre girmeden önce öldür ve bu hayattan kurtar. Hata ve eksiksiz yaşamanın çok zor olduğunu biliyorum. Ancak şunu yakinen biliyorum ki, bir tek gün dahi olsa sensiz yaşamak, senin varlığını inkâr etmem mümkün değildir.‘
Bütün işlerini Hak uğruna yap, hidayeti bulursun. Şükür yolunu tut, nimetin artar. Halkı ve bütün varlığını O’na bırak. Hakk’a, sana yapılan işlerde itirazcı olma.
Kurtuluş istiyorsan O’nun önünde eğil; içini ve dışını huzura boğ. Emri yap, yasaktan kaç, kadere uy. Hakk’ın huzurunda olduğunu bil, hiç konuşma, içini de sakla, dışını da… Bunları yaparsan dünya ve ahiretin iyiliğini bulursun.
Her şeye Hak’la sabret. O’ndan bir şey istediğinde, acelece olmasını dileme. O bir şeyi geç verince, ithama kalkma. Ve töhmet etme. O sizi sizden daha iyi düşünür. Sen kendini O’nun düşündüğü kadar düşünmezsin.
Hak Teâlâ bu hâli anlatmak için şöyle buyurur: “Olur ki, bir şey sizin için hayırlı iken, siz onu hoş görmezsiniz. Yine olur ki, bir şey sizin için kötü iken, siz onu seversiniz. Allah bilir, siz bilmezsiniz.” (Bakara; 216)
İmanın girmediği insan vücudu manen hastadır, imansız vücudun hastalığının dermanı yoktur. Yıllar içerisinde elinde yüksek seviyede maddî imkânları bulunan nice insanların intihar ettiklerini biliyoruz; para da bir yere kadar, tesellisi çok azdır. Tıp açısından meseleye bakıldığında, hiçbir tıbbî tahlil ruhtaki hastalığı teşhis edemez, fizik bünyeye yansıyan ruhsal, psikolojik bozukluklardır; bunlar bünyede dalgınlık, akıl durgunluğu, nefes darlığı, ellerin titremesi ve bunlar gibi başka bozukluklara yol açar; psikiyatrist bile uyuşturucu bir hap verir, gönderir. Bütün bu hastalıkların tek çaresi iman etmektir
Abdullah bin Hubeyk -KS-
HİKMETLİ SÖZLERİ
Allah’ın rızasını kazanma yoluna koyulanlara rehberlik edenlerin öncüsü Abdullah bin Hubeyk hazretleri sevenlerine şöyle nasihat ederdi:
“Kim, Allah-u Teâlâ’nın rızâsı için nefsini ayıplarsa, Allah-u Teâlâ onu gazâbından korur.”
***
“Kötü ve yanlış sözleri çok dinlemek, tâatın, ibâdetin tadını kalbden siler.”
***
İhlas hakkındaki meşhur sözü şöyledir:
“Amelde ihlas amelden daha zordur. Kul kendisiyle Allah arasındaki hususlarda hakîkî mânâda, tam olarak sıdk üzere bulunsa Allah onu gayb hazînelerine vakıf kılar.”
***
Bir gün şöyle bir soru sordular:
“Tavır ve davranışlarımızda Hakk’a bağlılığımız nasıl belli olur?”
“Aleyhine bile olsa, insanlara adaletle muamele ederek; senden aşağıda bulunandan bile gelse, Hakk’ı kabul ederek,” diye cevap verdi.
***
Ameline güvenmenin tehlikesi hakkında şöyle uyarırdı:
“İşlediğin en faziletli amele güvenerek azâb olunmaktan korkmazsan helak olursun.”
***
Âbidlerden bazısı şöyle demişlerdir:
“Ey insanlar! Kalblerinizi Allah-u Teâlâ’yı anmakla diriltiniz, O’nun korkusu ile doldurunuz, sevgisiyle nurlandırınız, O’na kavuşma arzusu ile neşelendiriniz. Biliniz ki, O’na olan sevginiz nisbetinde yükselir, niyetinizin güzelliği ile nefsinizi kahreder, nefsinizin arzu ve isteklerini terk ile, amellerinizi temizlersiniz.”
***
Hadis dinlediği hocalarından duyduğu rivayetleri naklederek şöyle bildirdi:
“Allah-u Teâlâ Hz. Musa aleyhisselama şöyle vahyetmiştir:
“Ahmak olanlara kızma. Gammın, üzüntü ve kederin çok olur.”
***
“İnsanların Hakk’tan ve Hakk’a ibadetten sıkılmaları, diğer insanların kalplerinin onlardan sıkılmalarına sebep olmuştur. İnsanlar Rableri ile yakınlık kursalardı, herkes kendileri ile yakınlık kurarlardı” demiştir.
***
Tabiînden şöyle nakletmiştir:
“Allahım! Sen istemeden de veriyorsun… Allahım! Senden azametini ve yüceliğini kalbime koymanı, bana sevgini ihsân etmeni diliyorum.”
***
“Kalpteki dünya hırsları kalpleri mühürler, mühürlü kalp de ölüdür.”
***
“Allah Teâlâ’nın sevgisiyle dolup taşanların güzel âdetlerinden birisi de, gece ve gündüz, Allah-u Teâlâ’yı kalb ve dil ile çok anmalarıdır. Ancak, kalbin zikretmesi daha üstündür.”
***
“Kalbime uygun gelmeyen; içime rahatlık vermeyen bir şeyi terk ederim.”
***
“İyi ile kötüyü birbirinden ayırabilecek kadar ilim öğreniniz.
İnsan yaratılışı itibariyle yardımı, ihsanı, adaleti, merhameti sever. Bunun en açık delili, hiçbir insanın zalimleri, merhametsizleri sevmemesidir. Fakire yardım eden birini herkes sever, onun elindekini kapan kimseden ise herkes nefret eder. Bu şuursuz eşya (şeyler, varlıklar) birbirine yardımcı olarak çalışırken, bizler hayatı bir mücadele olarak göremeyiz; toplum hayatımızda birbirimizle çatışamaz, birbirimizin hakkına tecavüz edemeyiz.
Kur’an’da da ifade edildiği gibi, cennetteki en tatlı lezzetlerden biri cennet ehlinin dünyadaki hatıralarını birbirlerine anlatmalarıdır. Bu fıtrî arzu hem dünyada hem cennette vardır.(M.KIRKINCI)
Bedeni yıpratan hastalıktan, bunamaya sebep olan ihtiyarlıktan ve ansızın geliveren ölümden önce takvâda mesafe kat edip, hayırlı ameller işlemeye gayret edelim.
"Bir kul günde yetmiş kere günah işlese, sonra da aynı gün içerisinde yetmiş kerede bu günahları için Rabbine yönelerek tövbe etse, günahında ısrar etmiş sayılmaz." diyor sevgililer sevgilisi Efendimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) bir mübarek hadisinde.
Yaratanımız, Sahibimiz, Rabbimiz Allah (cc), tesellimiz ise Allah’ın Kelamı ve Resulünün sözleri. Ölüm karşısında tüm sözler tükenirken, faydasız kalırken, Allah’ın ve Resulü’nün sözleri karanlığa doğan güneş gibi bizlere güç veriyor, kalplerimize hayat, yolumuza nur oluyor.
Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki:
“Kişi vefat ettikten sonra ahiretteki derecesi yükselmeye devam eder. Bunun üzerine o kimse ‘Bu ameller benim değildir, nereden geliyor?’ der.
Kendisine “Bu senin dünyadaki evladının yaptığı istiğfar/amel sebebiyledir” diye cevap verilir.”
(İbn-i Mace, Edep, 1)
GAYRET BİZDEN, TEVFİK ALLAH’TAN
Bir mü’min için, bu fânî âlemden îman ile göçebilmek, ne büyük bir saâdettir.
Bir mü’min için, kabrinin amel-i sâlihlerle bir Cennet bahçesi hâline gelmesi, ne büyük bir bahtiyarlıktır.
Bir mü’min için, kıyâmet günü Rasûlullah r Efendimiz’in iltifatına mazhar olarak O’na yakın olabilmek, ne büyük bir devlettir.
Bir mü’min için, amel defterini sağ tarafından alabilmek, ne büyük bir rahmettir.
Bir mü’min için, Sırât’ı şimşek hızıyla geçebilmek, ne büyük bir huzurdur.
Hz. Enes (ra) naklediyor:
Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu:
“Allah (cc) bir sadaka sebebiyle yetmiş türlü fena ölümü men eder.”
(Heysemî, Mecmaü’z-Zevaid, III, 63)
Hz. Enes (ra) naklediyor:
Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu:
“Allah (cc) bir sadaka sebebiyle yetmiş türlü fena ölümü men eder.”
(Heysemî, Mecmaü’z-Zevaid, III, 63)
Bir başka insana aşık olan kişi, kısa sürede şunu fark eder ki, ondaki (örneğin) güzellik, onun kendi malı değildir. Zira yaşlandığında çirkinleşecek, ölünce de çürümüş bir cesede dönüşecektir. Demek ki o güzellik onun değil, ‘onda yansıyan’ın güzelliğidir. İşte bunu ifade etmek için mutasavvıflar “Her güzelin güzelliği, Allah’ın güzelliğinden aksetmiş bir parçadır.”
İbn-i Haldun; “Geçmiş hâdiseler, gelecek olanlara, suyun suya benzemesinden daha çok benzer.”
Peki geçmişte hayatın tadı nereden geliyordu: dinden, imandan, ahlaklı yaşamaktan, tutumlu olmaktan, sorumluluğu paylaşmaktan azla kanaat etmeyi bilmekten.
Rabbine güven, dinine razı ol ve mutluluğu öyle yaşa! Gör, hem senin yüzün gülecek hem başkalarının yüzünün gülmesine vesile olacaksın!
Bazı bilim adamları, Ay’ın çekim gücü sayesinde Dünya’nın merkez çekirdeğinin sıvı konumunu koruduğunu söylemektedirler. Bu da gezegenimizin manyetik alanını güvence altına almaktadır. Eğer bu manyetik alan olmasaydı kozmik radyasyonlar Dünya’ya doğrudan ulaşacaklardı. Bu da yeryüzünde yaşamı yok edecekti.
Yine Ay olmasaydı Dünya’nın kendi çevresinde 10 saat içinde döneceği tahmin edilmektedir. Bu ise gece ve gündüzün tamamen değişmesi, mevsimlerin ortadan kalkarak yeryüzündeki hayatın sona ermesi demektir. Ay okyanusları kendisine çekerek, Dünya’nın dönüş hızını yavaşlatmış ve bugünkü şekline sebep yapılmıştır.
Bu sıcaklıktaki çay bile eli yakar. Önerimiz, literatürün de söylediği, günde 5-6 bardak hafif ılıtılmış çay içilmesi ama sıcak çay içmeyin. Sıcak çay kanser yapıyor. Özellikle ağız, yutak ve yemek borusu kanserinin bölgede en sık görülmesinin sebebi sıcak çay tüketimi."
Sıcak çay, sindirim sistemindeki bariyeri yok ediyor ve kansere sebep oluyor. Çayın 65 derecenin altında içilmesi gerekli. Bardağa koyduktan sonra çayı 3-4 dakika bekletelim. 25 yıl süren bilimsel çalışmada, çayın etkileri ve bölgemizde yemek borusu kanserlerinin fazla görülmesini araştırdık, en önemli sebebin sıcak çay tüketimi olduğunu, 85 derecenin üzerinde içilen çayın 65 derecenin altında içilen çaya kıyasla 8 kat daha yemek borusu kanserini artırdığını bilimsel veri olarak tespit ettik. Lütfen çayı hafif ılıtıp için.
Günahların yaygınlığı, beraberinde toplumu hangi noktalara getirmiştir. Bunu medyadan üzüntü ile takip etmekteyiz. Hırsızlık, kapkaç, adam öldürmeler, uyuşturucu, tiner bataklığındaki çaresiz çocuk ve gençler, zinanın yıktığı evlilikler, homoseksüelliğin elinde asaletini, gururunu, iffetini ve kendine saygısını yitirmiş zavallı insancıklar... Faizin harab ettiği ticaret hayatı, ortalığı saran işsizlik ve bereketsizlik ve daha neler neler... Bunların hepsi günahlarımızın bir faturası olarak önümüzde durmaktadır.
“Anne-baba kıyâmet günü gelir, (yapmadığı sâlih amellerle karşılaşır ve sorar:)
«‒Yâ Rab! Ben bunları işlemedim. Bunlar nereden geldi?»
«‒Bunlar, senin yetiştirdiğin sâlih evlâtlarının getirdiği hediyelerdir.» buyrulur.” (Bkz. Ahmed, II, 509; İbn-i Mâce, Edeb, 1)
“Her kim üç kız çocuğunu veya kız kardeşlerini himâye edip büyütür, güzelce terbiye eder, evlendirir ve onlara lûtuf ve iyiliklerini devam ettirirse, o kimse Cennetliktir.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 120-121/5147; Tirmizî, Birr, 13/1912)
İlmi ile amel etmeyenin cezası büyüktür. Bunu Hak Teala bize şu ayeti ile haber veriyor:
-"Onun misali, üzerine kitap yüklenen hımara (eşeğe) benzer." (62/51)
Hımar, kitaptan ne anlar?.. Yalnız yükünü taşır ve yorulur. Bir kimsenin ilmi çoğalınca, Allah'tan korkusu da çoğalmalıdır. Bilgi çoğaldıkça Hakk'a karşı, itaat ve ibadet de artmalıdır.
“Andolsun ki Yusuf ve kardeşlerinde, (almak) isteyenler için ibretler vardır. (Kardeşleri) dediler ki:
«Yusuf’la kardeşi (Bünyamin) babamıza bizden daha sevgilidir. Hâlbuki biz kalabalık bir cemaatiz. Şüphesiz ki babamız apaçık bir yanlışlık içindedir.
(Aralarında dediler ki:) Yusuf’u öldürün veya onu (uzak) bir yere atın ki babanızın teveccühü yalnız size kalsın! Ondan sonra da (tevbe ederek) sâlih kimseler olursunuz!»
Onlardan biri: «Yusuf’u öldürmeyin, eğer mutlaka yapacaksanız onu kuyunun dibine atın da geçen kervanlardan biri onu alsın (götürsün).» dedi.” (Yûsuf, 7-10)
Zira Yâkub u, oğlu Yusuf’ta kendi husûsiyetlerini görünce, ona diğer çocuklarından daha fazla meyletmişti. Bu da diğer kardeşlerinin haset girdabına düşmelerine ve âyet-i kerîmede ifade buyrulan yanlışa sürüklenmelerine sebep olmuştu.
Yavrularımızın terbiyesinde dikkat etmemiz gereken diğer bir husus da onların, sözden ziyade bizden gördüklerini, bir nevî fotokopi çeker gibi kopyaladıkları hakîkatini unutmamaktır. Yani çocuklarımız, emir sîgasıyla söylenen sözlerden ziyâde, hâlimiz ve şahsiyetimizle ortaya koyduğumuz örnek bir yaşayışla kemâle ererler.
Meşhur hikâyedir; anne yengeç yavrusuna:
“–Neden böyle yan yan yürüyorsun yavrum! Düzgün yürüsene!” der.
Yavru yengeç ise şu karşılığı verir:
“–Peki anne! Önce sen önümde düzgünce yürü, ben seni takip ederim.”
“Ey mü’minler! (İbadetlerin meşakkatlerine ve musibetlere) sabredin, (harp sıkıntılarına tahammül göstererek Allah düşmanlarına) galip gelip (kafirlerle) cihada hazırlıklı ve uyanık olun. Cihada devam adin ve onda sebat edin. Allah’a karşı gelmekten sakının ki, böylelikle kurtuluşa (ve başarıya) eresiniz” (Al-i İmran, 200)
Hz. Aişe radıyallahu anha annemiz:
“Ben Rasûlullah’ın “Sofra hazır iken ve (abdest bozma ihtiyacıyla) sıkışık vaziyette iken namaz kılınmaz” dediğini duydum.” (Ebu Davud, Taharet, 43) demiştir.
Japon bilim adamı Prof. Dr. Masaru Emoto’nun bu konudaki bir araştırması şöyledir: “Su cansız bir madde değil; canlı ve duyguları algılayan kristallerden oluşmaktadır. Yanında güzel sözlerle dua edildiğinde su, berrak ve estetik bir yapıya bürünür. Kötü sözler veya şeytani ifadeler kullanıldığında, kristaller kaotik ve karışık bir biçime dönüşmektedir.
Böylece Allah-u Teala dünyada Rahman oluşuyla hem mü’minlere, hem de kâfirlere acımakta ve nimetlerini vermektedir. Ahirette Rahîm oluşuyla da yalnız mü’minlere merhametli olacağını göstermektedir. (Yazır, 1:38-49).
Ey ilim iddiasında bulunan, hani ağlaman? Allah korkusundan, gözyaşın akıyor mu?.. Hani çekinmen? Korkun ve günahları itirafın nerede kaldı?.. Nefsinle cenk etmek ve onu terbiye etmek yok mu?.. Onu Hak tarafına çağırmak nerede kaldı?.. Bunlar sende yok. Bütün derdin, cübbe, sarık, yemek ve evlenmek; dolaşmak, mağazalara girip çıkmak… Halkla oturup bol bol sohbet etmek…
Gücünü bu gibi şeylerden beri kıl. Onlardan sana gelecek bir kısmet varsa gelir; üzülme. Kendini ferah tut. Bekleme yükünden kurtulursun. Hırs ağırlığı seni almaz. Bu kadar sıkıntıdan sana ne kalacak? Sadece bir yorgunluk…
“İki cihan saadetinin sırrı odur ki, kişi ana-babasına iyilik ve ihsan eder de bu ismin tecellileri ona açılır, Allah’ın ihsanına nail olur. Allah'ın rızası için, Allah'ın mahlûkatına elinden geldiği kadar iyilik etmeğe, hiç olmazsa tatlı bir söz, tatlı bir yüz, güzel bir muamele ile gönül kazanmaya çalışmaktır. Bunu kendine huy edinenler, bir gün Allah'ın rızasına kavuşur, işte bir kul için en büyük bayram budur.”
Ayrıca Allah’tan gayrı her şey ve herkes ölümlü ve geçici olduğuna göre, kalbi onlara değil Allah’a bağlamak gerektiği açıktır. Zira her insanın kalbi, “Batıp gidenleri sevmem.”, “Faniyim, fani olanı istemem.” diye haykırır. Ölüp gidecek birisine kalbi bağlamak, sürekli acı çekmek demektir. Bu kadar güzel bir duygu ise, insana acı çektirmek için verilmiş olamaz.
Senin ayine-i Samed olan kalbin de—bu ayna gibi—çizilmiş hoyrat ellerce, çirkin davranışlarla. İnsanı yorar bunlar, ama unutma ki, her bir çizikle, hayatımızdaki her bir zorlukla, aczimizi anlarız. Rahman’a, Kudreti her şeye yeten Rabbimize sığınırız ve zorluktaki kolaylığı buluruz. Yeter ki sabredelim ve olanın Rabbimizin izniyle olduğunu bilelim.
Hiç şüphesiz ki bu sahneler, Hakk’a yakınlık yolculuğunda olan bir mü’minin dikkat etmesi gereken, üzerinde hassâsiyetle durması gereken çok mühim noktalar.
Bunlardan biri;
Yetim Malı Yememek
Rasûlullah r Efendimiz, Mîraç’ta bir topluluğa uğradılar ve gördüler ki, onların dudakları deve dudağı gibi. Birtakım vazifeli memurlar da onların dudaklarını kesip ağızlarına taş koyuyor.
“–Ey Cibrîl! Bunlar kimlerdir?” diye sordu. Cebrâil u şu cevâbı verdi:
“–Bunlar, yetimlerin mallarını haksızlıkla yiyenlerdir!” (Taberî, XV, 18-19)
Rabbimiz âyet-i kerîmede insanlığı şöyle îkaz ediyor:
“Haksızlıkla yetimlerin mallarını yiyenler, şüphesiz karınlarına ancak ateş tıkınmış olurlar; zaten onlar alevlenmiş ateşe gireceklerdir.” (en-Nisâ, 10)
Buradan hareketle öğreniyoruz ki, Rabbimiz’i hoşnud edecek en güzel davranışlardan biri de yetime kol-kanat germektir. Onlar bize ilâhî birer emanettir. Bu emânete sahip çıkmak da ancak, dünyevî ihtiyaçlarını giderdiğimiz gibi, gönül dünyalarını da îmâr etmekle gerçekleşecektir.
Rasûlullah r Efendimiz’in o ulvî yolculuktan dikkatlerimize sunduğu diğer bir husus;
Gıybetten Uzak Durmak
Efendimiz r Mîraç’ta rastladığı bir topluluğun bakırdan tırnaklarla yüzlerini ve göğüslerini tırmaladıklarını gördü. Bunların kimler olduğunu Cebrâil’e sorunca, o şöyle cevapladı:
“–Bunlar, (gıybet etmek sûretiyle) insanların etlerini yiyenler ve onların şeref ve namuslarıyla oynayanlardır.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 35/4878; Ahmed, III, 224)
Rabbimiz mü’minlerin vasıflarını zikrederken, onların boş ve faydasız şeylerden yüz çevirdiklerini bildiriyor. (Bkz. el-Mü’minûn, 3)
Efendimiz de bir hadîs-i şerîflerinde mü’mini şöyle târif ediyor:
“Mü’min, ırza, namusa dil uzatan, lânet eden, çirkin işler yapan, edepsiz konuşan kimse değildir.” (Tirmizî, Birr, 48; İbni Hanbel, I, 405)
Yani dilimiz dâimâ rahmet lisânı olacak. Ya hayır söyleyeceğiz yahut susacağız.[1] Bunu kendimize şiar edineceğiz.
Rasûlullah r Efendimiz’in dikkatlerimize sunduğu bir diğer husus;
İffeti Korumak
Nitekim Mîrac esnâsında Cebrâil u ile Rasûlullah r azap içinde bir grup insan görmüşlerdi. Önlerinde, güzelce pişmiş leziz et yemekleri ile çiğ ve kokuşmuş leşler vardı. Fakat onlar, o güzelim yemekleri bırakıp pis ve kokuşmuş leşleri yiyorlardı. Allah Rasûlü r, bunların kim olduğunu sorduğunda Cebrâil u şu cevâbı verdi:
“–Onlar ümmetinden helâl hanımını bırakıp da haram olan kadına giden erkeklerle, kocasını bırakıp haram olan erkeklere giden kadınlardır.” (Heysemî, I, 67, 68)
Her bir köşesi kevnî âyetlerle dolu olan bu kâinatta haramlardan zevk almak, tıpkı bir lağım faresinin teressübat çukurlarında dolaşmaktan haz duymasına benziyor.
Efendimiz r ise bir mü’minin nezâfetini şu teşbihle ifade buyuruyor:
“Mü’min, bal arısına benzer. Temiz olanı yer, temiz olan şeyler ortaya koyar, temiz yerlere konar, konduğu yeri ne kırar ne de bozar.” (Ahmed, Müsned, II, 199)
Unutulmamalıdır ki iffet, insana âit bir husûsiyettir. İnsanı diğer mahlûkattan ayıran en fârik vasıftır. Onun kaybedilmesi; insanlık haysiyetini zâyî etmek ve diğer mahlûkâtın durumuna düşmek demektir.
İffetlerini muhâfaza eden erkek ve kadınlar, Allah Teâlâ’nın engin mağfiretine ve büyük bir ecre nâil olacaklardır.[2]
Günümüzde ise, lânet halkası boyunlarına geçirilmiş, iffetsizliğin denâetine düşmüş Lût Kavmi’nden insanlar türemeye başladı. Toplumlar, câhiliye devrinden de beter bir sapkınlar gürûhuyla karşı karşıya kaldı. Günümüzün salgın virüsünden daha fecî olan ve adına LGBT denilen bu iffetsizlik mikrobu, nezih milletimizin asil damarlarına zerk edilmeye çalışılıyor. Rabbimiz muhâfaza buyursun!
Rasûlullah r Efendimiz şu hadîs-i şerîfleriyle bilhassa hanımlara, azâb-ı ilâhîye dûçâr edecek davranışlardan kendilerini korumaları için husûsî bir îkazda bulunuyor:
“(Mîraç’ta) Cennet’in kapısında durup içeri baktım. Oraya girenlerin büyük çoğunluğunun yoksullar olduğunu gördüm. Zenginler ise (hesap için) bekletiliyorlardı. Ancak onlardan Cehennem’e gidecek olanların ateşe atılması emredilmişti.
Cehennem’in kapısında da durup baktım, oraya girenlerin büyük çoğunluğu da kadınlardı.” (Buhârî, Rikāk, 51; Müslim, Zühd, 93)
İbn-i Ömer v’nın naklettiğine göre Rasûlullah r Efendimiz bir defasında:
“–Ey kadınlar! Sadaka veriniz ve çok istiğfâr ediniz. Çünkü ben, Cehennem’in çoğunu sizin doldurduğunuzu gördüm.” buyurmuştu. Orada bulunan kadınlardan biri:
“–Niçin Cehennem’in çoğunu biz dolduruyoruz?” diye sordu.
Rasûl-i Ekrem r de şöyle buyurdu:
“–Çünkü siz çok lânet eder ve kocanızın yaptığı iyilikleri unutursunuz…” (Buhârî, Hayz 6, Küsûf 9, Zekât 44, Savm 41, Şehâdât 12; Müslim, Îmân 132)
Toplumları âbâd eden de, berbâd eden de kadınlardır. Nitekim Semud Kavmi’ni helâke sürükleyen, iki kadın olmuştur.
Diğer taraftan hadîs-i şerîfte; “Cennet annelerin ayakları altındadır.” buyruluyor. (Nesâî, Cihâd, 6) “Babaların ayakları altındadır” buyrulmuyor. Yine Peygamber Efendimiz r, kendisine üç şeyin Hak tarafından sevdirildiğini ve bunlardan birinin de «sâliha hanım» olduğunu ifâde buyuruyorlar.[3] Dolayısıyla iffetini, haysiyet ve şerefini koruyan müttakî bir hanım, ömürlük bir teşekküre lâyıktır.
Bir diğer husus:
Fâiz Yememek
Rasûlullah r Efendimiz, Cehennem’de azap gören bazı günahkârların hâllerini bizlere şöyle haber veriyor:
“Mîrac gecesi, bir kısım insanlara uğradım ki, karınları evler gibi iri idi. Karınlarının içi yılanlarla doluydu ve bunlar dışarıdan görünüyordu. Ben:
«–Ey Cibrîl! Bunlar kimlerdir?» diye sordum.
«–Bunlar fâiz yiyenlerdir!» cevâbını verdi.” (İbn-i Mâce, Ticârât, 58)
Rabbimiz şöyle buyuruyor:
“Ey îmân edenler! Allah’tan korkun. Eğer gerçekten inanıyorsanız mevcut fâiz alacaklarınızı terk edin. Şayet (fâiz hakkında söylenenleri) yapmazsanız, Allah ve Rasûlü tarafından (fâizcilere karşı) açılan savaştan haberiniz olsun. Eğer tevbe edip vazgeçerseniz, sermayeniz sizindir; ne haksızlık etmiş ne de haksızlığa uğramış olursunuz.” (el-Bakara, 278-279)
Bir başka husus;
Darda Kalmış Olana Borç Vermek
Efendimiz r şöyle buyuruyorlar:
“Mîrac Gecesi’nde Cennet’in kapısı üzerinde şu ibârenin yazılı olduğunu gördüm:
«Sadaka on misliyle, borç vermek ise on sekiz misliyle mükâfatlandırılacaktır.»
Ben:
«–Ey Cibrîl! Borç verilen şey niçin sadakadan daha üstün oluyor?» diye sordum.
«–Çünkü, sâil (çoğu kere) yanında para olduğu hâlde sadaka ister. Borç isteyen ise, ihtiyacı sebebiyle talepte bulunur.» cevâbını verdi.” (İbn-i Mâce, Sadakât, 19)
Bununla birlikte borçlulara elden geldiğince kolaylık göstermeli; bilhassa borçlu samimî bir şekilde ödemeye gayret ettiği hâlde buna muvaffak olamıyorsa, ona mühlet vermelidir. Rabbimiz şöyle buyuruyor:
“Eğer (borçlu) darlık içinde ise, bir kolaylığa çıkıncaya kadar ona mühlet vermek (gerekir). Eğer (gerçekleri) anlarsanız bunu sadakaya saymak sizin için daha hayırlıdır.” (el-Bakara, 280)
t
Rasûlullah r Efendimiz, mâzî, hâl ve istikbâl kayıtlarından müstağnî olduğu Mîrac Gecesi’nde istikbâle âit birtakım ibretli vak’alar da seyretmiş ve bunları mâzî sîgasıyla, yani olmuş bir hâdise gibi nakletmişlerdir. Bununla alâkalı bir misâl de Aşere-i Mübeşşere’den Abdurrahman bin Avf Hazretleri hakkındadır.
Efendimiz buyuruyor:
“O gece (Mîrac Gecesi’nde) Abdurrahman bin Avf’ı gördüm. Cennet’e, oturduğu yerde emekleyerek giriyordu. Ona dedim ki:
«–Niçin bu kadar ağır geliyorsun?»
Dedi ki:
«–Yâ Rasûlâllah! Malımın hesâbı dolayısıyla, çocukları bile ihtiyarlatacak kadar ağır sıkıntılar geçirdim. Öyle ki, bir daha Siz’i göremeyeceğimi zannettim...»” (Muhammed Pârsâ, Faslu’l-Hıtâb, s. 403)
Rabbimiz’in verdiği nîmetler karşısında mü’minin sergilemesi gereken tavrı Ebû Zer t şöyle naklediyor:
Nebî r’le birlikte Medîne’nin Harra mevkiinde yürüyordum. Derken Uhud Dağı’nı gördük. Rasûlullah r:
“–Ey Ebû Zer!” dedi. Ben:
“–Buyur yâ Rasûlâllah! Emrine âmâdeyim.” dedim. Efendimiz:
“–Yanımda şu Uhud Dağı kadar altın olsa, bu beni sevindirmez. Bir borcu ödemek için ayırdığımdan başka da yanımda bir dinar bulunarak üç gün geçmesini istemem. (Allah Rasûlü, önüne, sağına, soluna ve arkasına elleriyle verme işâreti yaparak) yanımda bulunanı Allâh’ın kullarına şöyle şöyle dağıtmak isterim.” buyurdu. Sonra yoluna devam etti ve:
“–Dünyada varlığı çok olanlar, âhirette sevapları az olanlardır. Yalnız sağına, soluna ve ardına şöyle, şöyle ve şöyle (yani bol bol) verenler müstesnâdır. Fakat onlar da ne kadar azdır.” buyurdu. (Buhârî, İstikrâz 3, Rikāk 14; Müslim, Zekât 32)
Velhâsıl âhirette kurtuluş berâtını almak isteyen bir kimsenin bu fânî cihanda hayatını mîrâc ufkunda yaşaması şart. Bunun için de gönül âleminin tezkiye edilmesi gerekiyor.
Nitekim, Cebrâil u meleklerin en üstünü olduğu hâlde, Sidre-i Müntehâ’dan öteye geçemedi. “Ben bundan sonra bir adım daha atarsam yanarım!” dedi. Fahr-i Kâinât Efendimiz ise, çok daha ötesine geçti. Cenâb-ı Hak ile başbaşa bir mülâkat gerçekleştirdi. Dolayısıyla insan da nefis problemini hâllettiğinde meleklerden daha öteye geçebiliyor.